30 Eylül (1993), Abhazya'da ve Kafkasya'da kazandığımız gündür.

efkan  bahadir hanefi2 vedat zafer

 

ZAFERİMİZ, ÖZGÜRLÜĞÜMÜZ VE ŞEHİTLERİMİZ...

Sezai Babakuş

14 Ağustos 1992 şafağı tanklar girince Sohum'a, kartal bakışlı lider kurmaylarının gözüne baktı tek tek. Tek bir söz çıktı ağzından, tek ve net: Direniyoruz. Evet, Vladislav Ardzınba'ydı o kartal bakışlı lider. Gözleri şimşek oldu çaktı ve yurtsever gençlerimizin yüreğini ateşledi. Ve KrasnyMost'ta, yani KızılKöprü'de, tankların karşısına dikilip tetiği ilk çeken 18 yaşında bir cesur yürek, direnişi başlatmıştı...

Ve direniş başlamışsa Sohum'un ortasında, Abhazya'nın her köşe-bucağından en yiğitler, en cesurlar, en yurtseverler öne atılır. Ve dedeler, nineler alabaşa'larını (baston'larını) kaldırıp çocuklarına, torunlarına yol gösterir: Haydi direnişe... Ve analar, babalar ses verir: Haydi vatanı korumaya... Savaş başlamıştır, Abhazya'nın yüreğinde...

Ve savaş başlamışsa Kafkasya'nın bir yurdunda, teklifsiz bir hazırlık başlar Kafkasya'nın diğer yurtlarında. Ve hemen ertesi gün gönüllüler çıkar yola; Çerkesk'den, Maykop'tan, Nalçik'den, Grozni'den... Diyaspora eklenir; Türkiye'den, Suriye'den, Mısır'dan, Ürdün'den... Gönüllüler akar Abhazya'ya gün be gün. Dostlar gelir; Krasnodar'dan, Moskova'dan, Leningrad'dan, Kazan'dan...

Kardeşler saf tutar cephelerde, dostlar saf tutar...

Ve zafer kazanılır... ve özgürlük. 30 Eylül'de kazanılan bu zafer bin yıla bedel bir zaferdir ve bin yıla değer bir özgürlük. Bu zafer gururumuzdur, onurumuzdur ve geleceğimizdir. Bu zaferi mümkün kılan tüm kahramanlarımızı, kartallarımızı saygıyla ve minnetle anıyoruz.

30 Eylül (1993), Abhazya'nın zafer ve özgürlük günüdür; Abhazya'da ve Kafkasya'da kazandığımız gün... 30 Eylül zaferi yurtseverliğin, dostluğun, kardeşliğin, vefanın ve fedakarlığın destanıdır. Bu zafer tüm Kuzey Kafkasyalı'ların, anavatan ve diyasporanın ortak zaferidir. Bu zafer birlikte olmanın, birlik olmanın zaferidir. Bu zafer hepimizin, kutlu olsun...

.....................................................

DİYASPORANIN KAHRAMANLARI...

Abhazya savaşındaki Türkiyeli şehitlerimiz Efkan, Bahadır, Hanefi, Vedat ve Zafer'in anısına. Unutmayalım...

Abhazya'nın özgürlük savaşında diyasporadan ilk şehidimiz Efkan'dır. O'nunla hiç tanışmadım; yüzünü fotoğraflardan, öyküsünü anlatılanlardan bilirim... Belki kendisini, savaşın başladığı 14 Ağustos'un (1992) hemen ardından Sakarya'da dernek merkezinde yaptığımız telaşlı toplantıda görmüşümdür; belki kalabalığın ön saflarında acil eylem öneren heyecanlı gençlerin arasındaydı ya da arka sıralarda sessizce oturmuş, kendi kendine savaşa katılmak üzere Abhazya'ya nasıl gidebileceğini düşünüyordu. Adını ilk kez, Abhazya'ya giden ilk gönüllüler arasında gördüm. 10 Ekim'de (1992), Gagra'nın kurtarılışından hemen sonra, Dünya Abhaz-Abazin Kongresi kuruluş toplantısı için kalabalık bir heyetle Abhazya'ya gittiğimizde ya da sonraki gidiş gelişlerimizde Efkan'la tanışıp iki laf etmek nasip olmamıştı. O da diğer pekçok gönüllü gibi her daim cephedeydi, yurtseverliğini cesaretle bileyen ve her daim en ön saflarda yer tutanlardan... İşte o gün, o 3 Kasım (1992) günü Mümtaz Abhazya'dan telefon edip, diyasporadan ilk şehidimizin Efkan olduğunu söylediğinde, bir yandan yüreğimin cız ettiğini, diğer yandan da 'işte şimdi diyaspora olarak anavatanı koruma savaşına ortak olduk' diye düşünüp için için gururlandığımı, dün gibi hatırlarım. İşte o gün Efkan'ın adı, yüzü ve öyküsü kazınmıştır bilincime. Bir mıh gibi saplanmıştır aklıma ve yüreğime...

Evet, Efkan Abhazya'nın özgürlük savaşında diyasporadan verdiğimiz ilk şehittir. O'nu diğer yiğit evlatlarımız izledi; Vedat (30 Kasım 1992), Zafer (5 Nisan 1993), Bahadır (20 Eylül 1993), Hanefi (22 Eylül 1993)...

Efkan, Vedat, Zafer, Bahadır, Hanefi ve onlar gibi binlerce cesur yürektir, bizi zafere ve özgürlüğe kavuşturan. Onlardır bizi var eden, bizi biz eden. Birliğimizin, zaferimizin ve özgürlüğümüzün destanlarıdır onlar. Toplumsal varlığımızın, onurumuzun ve gururumuzun temel taşları...

Efkan'ın naaşı, nice zorluklar ve imkansızlıklar aşılarak Türkiye'ye getirilebilmiş, Soğuksu'da binlercemizin katıldığı törenle defnedilmişti. Böylece Abhazya'nın özgürlük savaşı diyaspora için daha bir gerçeklik kazanmış ve daha bir içselleşmişti. Dayanışma daha da yükseldi, gönüllü gidişleri daha da arttı. Bu da medyanın Abhazya'daki savaşa ilgisini tetikledi.

Kasım'ım son haftası bir grup gazeteciyi Abhazya'ya götürmek üzere hazırlanırken, Abhazya'daki gönüllülerimizden Erhan'ın ablası Nilay da gruba eklenmek istedi. 27 Kasım kardeşinin doğumgünüydü ve ona sürpriz yapmak istiyordu. Neden olmasın!... 25 Kasım sabahı ucakla Soci'ye, oradan da Gudauta'ya geçecektik. Topu topu 5-6 saatlik bir yolculuktu. Nilay'a bir doğum günü pastası yaptırmasını ve mümkün olan en iyi şekilde paketletmesini önerdim, önce şaka sandı, ciddi olduğumu anlayınca sevindi. Hosteslerin de yardımıyla (ki, ucaktaki soğutucuda muhafaza ettiler), renkli kremayla Abhazya bağrağı işlenmiş pastamız bozulmadan ve deforme olmadan Gudauta'ya ulaştı. Şansımıza, Erhan'la birlikte gönüllülerimizin pekçoğu Gudauta'daydı. Akşam kültür merkezi tiyatro salonunda yaptığımız kutlama görülmeye değerdi. Nilay'ın koca cantasından çıkan envay çeşit şekerlemelerle zengin bir yaşgünü şöleni olmuştu. Konuşmalar, şarkılar, danslar. Biraz gırgır, biraz şamata...

Kahramanlarımızın pekçoğunu o akşam, şartlar gereği iki gün öne alınmış o yaşgünü kutlamasında birarada gördüm. Düzce-Hendek-Sakarya vadisi Abazaları ve Adigeleri ile Eskişehir-Bilecik-İnegöl platosu ya da Sıvas-Kayseri yaylası Abazaları ve Adigelerinin dans stillerindeki ince nüansları o zaman keşfettim. Bahadır'ın, filmlerde seyrettiğimiz gladyatörleri kıskandıracak denli vakur duruşu, bir fotoğraf gibi asılıdır zihnimde. Önce stiller-nüanslar yarıştı ve sonunda hepsi hızlı 'Çeçen' dansıyla birleşti, bir oldu.

Efkan'la tanışamamış olmanın eksikliği Bahadır'la, Vedat'la, Hanefi'yle, Zafer'le ve diğer kahramanlarla tanışmanın bahtiyarlığına halel getirmez elbet. Yine de, herbirini hayranlıkla kucaklarken, yüreğimin Efkan'ı da aradığını söylemeliyim. Hepsi yiğit insanlardı; 7'sindeymiş kadar heyecanlı ve tez canlı, 70'indeymiş kadar bilge ve ağırbaşlı olduklarına bakıp bakıp gururlandım. Düşündüm, demek savaş böyle birşeydi. Cephede ay yıl gibiydi, yıl onyıl gibi. Çocuklar bir ayda genç olurdu, gençler bir yılda yaşlı. Tersi de olurdu lakin, (Mirod gibi) 70'indeyken cepheye gidip 20'lerine geri dönebilenler de vardı...

Hepsi hem çok gençti, hem çok yaşlı. Çünkü en kararlımız, en tez canlımız onlardı. En ağırbaşlımız, en bilgemiz onlar...

Şavaş devam ediyordu. Ve şavaşın arasına bir yaşgünü kutlaması sığdırmıştık. Sanki yakıcı bir çölün ortasında küçük bir vahanın serinliğine tutunmak gibi...

Savaş devam ediyordu, vahanın serinliğinde birkaç saat soluklanan savaşçılarımız gecenin bir vakti yeniden çöle doğru yürümeye başladı.

Hepsini tek tek hatırlarım da, yaşadığımız komik ve tuhaf bir olayın kahramanı olduğu için Hanefi'yi daha bir hatırlarım. 1993'ün Haziran'ında Türkiye'den genci-yaşlısı kalabalık bir grup gelmişti. Çoğu tanıdıktı. En kıdemlileri Hakkı Amca'ydı ve başta Yaşar Amca olmak üzere Abhazya'ya ilk kez gelmiş olanlara turistik gezi programı yapmaya kararlıydı. Gagra, Pitsunda, Gudauta gibi güvenli bölgeleri gezdiler. Hakkı Amca'yı, sürekli bombardıman altındaki Novi Afon'u (ve o muhteşem mağarayı) ve işgal altındaki Sohum'u gezemeyeceklerine ikna etmek pek kolay olmamıştı ya, neyse. Pitsunda'da gezerlerken, avare dolaşan bir pejmürde 'asker' peşlerine takılmış. Taa Gagra'da kaldıkları otele kadar uzak mesafe izlemiş.

Biz grubun diğer yarısıyla otelin avlusunda bulunan café'de sohbet ederken, geziye katılanlardan biri koşarak geldi ve telaşla, silahlı bir askerin Yaşar Amca'ların kaldığı odaya girdiğini haber verdi. Hemen koşturduk. Koridordaki koltuklarda pejmürde bir asker, kucağında Kalaşnikof, elinde yarısı içilmiş koca bir votka şişesi, karşısında oturan Yaşar Amca'ya Rusça birşeyler anlatıyordu. Yaşar Amca çaresiz bir bakışla ne olduğunu anlamaya çabalıyordu. Eşi ve kızı odaya sığınmıştı. Araya girip, az buçuk Rusçamla, askere kim olduğunu ve ne istediğini sordum. "Çeçenim" dedi, "İyi bir müslümanım ve Abhazya'yı korumak için buradayım" dedi. Dilinin dolanmasını kontrol etmeye çalışarak, "Bir kız beğendim, babası bu adammış, kendisiyle votka içip kızını istemeye geldim" diye devam etti. Hoppala!... Hem bu çılgın-sarhoş-arsız asker bozuntusunu oyalamak, hem de söylediklerini evirip çevirerek Yaşar Amca'ya hikaye uydurmak epey terletmişti. İki taraf da ikna olmamıştı ki, Yaşar Amca arada bir sinirlenip 'bu saçmalık da ne, kim bu adam, ne istiyor' diye bağırıyor, asker ise ikide bir kucağındaki Kalaşnikof'a davranıp saçmalamayı sürdürüyordu. Absürdün tillahı bir durumdu.

Mümtaz, Handan ve Meral'le durumu değerlendirip şöyle bir kurtarıcı plan geliştirdik. Handan'ın yüzüğünü aşık olunan kıza, Mümtaz'ın yüzüğünü de içimizde yegane asker kıyafetli kişi olan Hanefi'ye taktık. Hanefi'ye "dik ve sert dur" dedik. Ve bu çılgın, 'kayıp' Çeçen askere, beğendiği kızın nişanlı olduğunu ve nişanlısını görmek üzere buralara geldiğini söyleyip Hanefi'yi işaret ettim. Hanefi de bir adım öne çıkarak öyle bir duruş sergiledi ki, deymeyin. Çeçen'in, ondan etkilendiği için mi yoksa şarhoşluğundan biraz sıyrılıp yaptığının abesliği dank ettiği için mi kendine geldiğini anlayamadık. Bir süre sessiz ve hareketsiz kaldıktan sonra "minavat... minavat..." (özür... özür...) diye diye ayağa kalktı ve sarsak adımlarla çekip gitti. Sonradan öğrendik ki bu zatın ne savaşla, ne Çeçen kültürüyle, ne cephedeki yiğit Çeçen gönüllülerle bir alakası vardı, üç-beş aydır Gagra-Pitsunda hattında dolaşan bıktırıcı bir asalaktı. Evet, savaşta böyle tipler de çıkardı ortaya... Neyse, tehlikenin geçtiğine iyice emin olduktan sonra hepimiz derin bir nefes alıp gevşedik. Biraz da mavra yaptık.

Hanefi rolünü sevmişti. Kayseri Pınarbaşı'dan yola çıkan bir Adige olarak, Abhazya'da, İstanbul'dan çıkagelen güzel bir kızla 'nişanlanmıştı'. Herkese nasip olmaz bir şanstı. Daha ne isteyebilirdi(!)... Müstakbel kayınpederi biraz aksiydi ama olsun(!)... Elindeki yüzüğe bakıp bakıp, "vay be, nişanlanmak güzel şeymiş" diyordu. Kız da altta kalmıyor, Hanefi'nin bu takılmalarını usta manevralarla yönetiyordu. Sonunda "yetti bu oyun" dedik ve yüzükleri sahiplerine geri verdik. Ertesi gün misafirleri yolcu ettik. Hanefi 'nişanlısına' son kez baktı.

Savaş devam ediyordu, konukların gelişiyle yeşillenen vahamız, gidişleriye yeniden kurumuştu. Hanefi de kısa süre sonra kızgın çöle doğru yürüdü. Yürüdü, yürüdü ve 22 Eylül'de (1993) sonsuz dünyadaki uçsuz vahaya adımını attı. O son anda, yani adımını atarken öte yana, belki 'nişanlısını' düşündü ve yüzük hala parmağında mı diye baktı. Sevgili Hanefi sen rahat uyu. Biz tanığıyız nişanlandığının, yüzüğe ne gerek...

Abhazya'nın özgürlük savaşında diyasporadan beş şehit verdik: Efkan, Bahadır, Hanefi, Vedat, Zafer... Beş gencecik yiğit insan, beş kahraman. Onlar eskitilmemiş sevgiler, bitirilmemiş gülümsemeler ve silinemez anılar bıraktı geriye. Ölümsüz oldular. Bizler Abhazya'nın bu büyük zaferini hatırladıkça, Abhazya'yı özgürlüğe kavuşturan bu gençlerimizi bildikçe, daha bir ölümsüz olacaklar. Onlara saygımız sonsuz, minnetimiz ölçüsüz...

1 Ekim'de (2011) Akbalık'ta binlerce insan toplanıp zaferi kutladık ve bütün şehitlerimizi andık. O büyük özgürlük savaşını veren ve zafer kazanan yiğitlerimiz için ayağa kalktık ve haykırdık;

Yaşasın birlik, zafer ve özgürlük...

................................................................................................

AHRA VE SERGEY'İN TÜRKÜSÜ...

Abhazya savaşında şehit olan iki genç müzisyen arkadaşın ve onları yıllardır unutmayan dostlarının öyküsü...

Sohum'un ortasında bir park, parkın ortasında bir anıt, anıtın üstünde yüzlerce ad.... Her yıl, 27 Eylül sabahının alacasında üç insan, bir gün önce gelip yerleştikleri Ritsa Oteli'nden çıkıp usulca bu parka yürür. Sabahın esintisi ve kuşların güne merhaba diyen cıvıltısı eşlik eder onlara. Ellerinde karanfil, keman-viola-flüt, yüzlerinde hüzün-özlem-sevgi... Özenle saf tutarlar anıtın başında. Sessiz bir saygı duruşuyla başlar seremoni. Karanfiller bırakılır kaidenin üzerine. Zaman durur bir an, rüzgar susar, kuşlar kanat çırpmaz olur. Önce yerel bir şarkının ezgisi dökülür koca granit kaidenin sathına. Sonra evrensel şarkıların rafine tınıları. Notalar dökülür tane tane. Her biri sevgidir, özlemdir, vefadır. Ninni sıcaklığında, aşk renginde, dostluk tadında... Notalar uçuşur saf su zerrecikleri gibi. Uçuşur ve o anı sonsuza taşır. Uçuşur ve bir gökkuşağına dönüşür. ..

Sohum'un ortasında bir park, parkın ortasında bir anıt, anıtın üstünde yüzlerce ad.... Parkın adı özgürlüktür, anıtın adı özgürlük. Anıta nakşolunmuş adlarsa, 14 Ağustos 1992-30 Eylül 1993 tarihleri arasındaki Abhazya özgürlük savaşının şehitleri... Ve her 27 Eylül sabahı gelip bu özgürlük savaşçılarını notalarla selamlayan o üç insan, anıtta yazılı yüzlerce ad arasında yer alan Ahra ve Sergey'in St.Petersburg (eski adıyla Leningrad) Devlet Konservatuarı'ndan arkadaşlarıdır. Ahra ve Sergey, diğer pekçokları gibi, Sohum'un özgürlüğe kavuştuğu 27 Eylül sabahı şehit olmuştur...

Ahra dört yıl önce gitmişti Leningrad'a. Sohum müzik okulunu birincilikle bitirmiş, Leningrad Devlet Konservatuarı'nda okumaya hak kazanmıştı. Burası, Sovyet döneminin en gözde müzik merkezlerindendi. Rusya'nın farklı bölgelerinden ve çevre ülkelerinden (eski Sovyet cumhuriyetlerinden) başarılı öğrencilerin toplandığı bir okul. Ahra, Sergey ve diğerleriyle burada tanışıp arkadaş olmuştu. Okul arkadaşlığı kısa sürede dostluğa dönüşmüş, bu dostluk Ahra'nın yaz tatillerinde diğerlerini Sohum'daki evine davet etmesiyle iyice pekişmişti. Birbirinden ilham alan, en sevdikleri besteleri birlikte çalışan ve yorumlayan beş kafadardılar. Öyle ki, 1992'nin 1 Haziran'ında ünlü Rus besteci Glinka'nın doğum günü nedeniyle konservatuarın büyük salonunda düzenlenen etkinliğe beşli olarak katılıp en iyi yorum ödülünü almışlardı. Ahra piyao, Sergey keman, diğerleri de keman+viole+flüt çalmışlardı. Beşi de iyi arkadaştı ama, konservatuar yurdunda aynı odayı paylaşan Ahra ve Sergey kardeş gibiydi...

Ahra ve arkadaşları 1992'nin 15 Haziran-15 Temmuz arasını yine Abhazya'da geçirmiş, kumsalında koşturup denizinde kulaç atmışlardı. Öğleden sonraları Ahra'nın evinde provalara devam etmişler, arada bir babasının garmonu ve annesinin sesi eşliğinde Abhaz prove repertuarlarına Abhaz şarkıları da eklemişlerdi. Hepsini kendi çocuğu gibi benimseyen Ahra'nın annesi, önceki yıllarda olduğu üzere yine Abhaz muftağının en meşakkatli lezzetlerini hazırlamış; babası, gençlerin o çok övündüğü şarap rezervini bir haftada talan etmesini gülümseyerek karşılamıştı. Eski bolluk yoktu ama çocuklar için gerekli nevale bulup buluşturulmuştu.

Arkadaşları ne kadar farkındadır bilinmez ama Ahra, her yıl bu küçük cennet ülkesinde işlerin iyiye gitmediğini görüyordu. Koca Sovyet sistemi çöküyordu ve ülkesiyle Gürcistan arasında gerginlik tırmanıyordu. 1989'da çatışmalar yaşanmış, Sovyet askerlerinin araya girmesiyle nispeten yatıştırılmıştı. 1990'da Sovyetlerin yıkılması Abhazya'yı güvencesiz bırakmış, Gürcistan'ın Abhazya'ya yönelik tehditleri giderek artmıştı. Söz yerindeyse, her geçen gün Abhazya'nın feri sönüyordu. İşte Ahra tatile geldiği her yıl, adım adım tırmanan bu gerginliği daha yakından hissediyordu. Annesi-babası oğullarını kaygılandırmamak için pek konuşmasa da o komşulardan ve mahalle arkadaşlarından olanı biteni öğreniyordu. Öğreniyordu da, o da o çok sevdiği arkadaşlarını tedirgin etmemek ve tatil keyflerini bozmamak için elden ne gelirse yapıyordu.

15 Temmuz'da, yaz okuluna devam etmek üzere Leningrad'a döndüler. Ahra'nın aklı geride kalmıştı. Hatlar izin verdikçe telefon ederek gelişmeleri öğrenmeye çabaladı. Öğrendikçe huzursuzluğu artıyor, huzursuzlandıkça daha çok merak ediyordu. Ya savaş çıkarsa!...

Evet, 14 Ağustos'ta Gürcistan'ın saldırısıyla savaş çıkmıştı. Ahra haberi duyduğunda, anne-babasına telefon etmeye çalıştı, hatlar izin vermedi, hiç duraksamadan sırt çantasını hazırlamaya başladı. Arkadaşları, "gidemezsin, sen müzisyensin, savaşta yapacağın birşey yok" dediler. Nafile... Sonunda Sergey, "ben de geliyorum" dedi. Ahra karşı çıktı, "sen Rus'sun, Abhazya'daki savaşta ne işin var". Sergey güldü, "iyi de arkanı kollayacak benim gibi vefalı bir Rus'a ihtiyacın var" diye takıldı. Diğerleri havaalanına kadar eşlik ettiler, ertesi sabah Soçi'ye uçak vardı, geceyi alanda geçirdiler, sabah vedalaştılar...

Ahra ve Sergey üç günü Soçi'de, Abhazya'ya geçmenin yollarını arayarak geçirdiler, Soçi'deki Abhazların irtibat ve insani yardım merkezi haline getirdikleri binanın hummalı atmosferine katıldılar, birkaç gün getir-götür işlerinde ter döktüler. Sonunda Pitsunda'ya giden bir Kızılhaç teknesine bindiler ve oradan Guaduta'ya geçip direniş saflarına katıldılar.

Ahra ancak bir hafta sonra anne-babasının iyi olduğu haberini aldı. İşgal altındaki Sohum'dan çıkamamışlardı ama iyiydiler. Sohum düştükten hemen sonra buradaki Abhaz nüfusunun büyük kısmı Gudauta'ya geçmişti. Diğer kentlerden gelenlerle nüfusu üçe katlanan Gudauta direnişin merkezi olmuştu. Adige'den, Kabartay-Balkar'dan, Karaçay-Çerkes'den, Çeçenistan'dan, Osetya'dan, Dağıstan'dan, Rusya'nın çeşitli bölgelerinden, diyaspora ülkelerinden gelen gönüllülerle dolup taşıyordu.

Abhazya'ya ve direnişe liderlik eden Ardzınba, öğrencilerin ve bilim-sanat insanlarının sıcak çatışmalara katılmasını istemiyordu. "Onları gelecek için sakınmalıyız" diyordu. Ama sorun şuydu ki, Abhazya nüfusunun çoğunluğu bilim-sanat insanıydı. Ayrıca, sözkonusu olan yurt savunmasıysa kim geride kalmak isterdi ki!... Ahra ve Sergey 2.Sohum Batalyonu'na (direniş birliği) katıldılar. İlk bir ay, kendilerine benzeyen pekçok gönüllü gibi silahları tanımak ve savaş tekniklerini öğrenmek üzere geri hizmette bulundular. Bu arada, fırsat ve enstrüman buldukça çalarak hem müzikten kopmamaya hem de silah arkadaşlarına moral vermeye çabaladılar. Piyano-keman çalan eller tetiğe alışıyordu. Ekim'in ilk günü Gagra'yı geri almak üzere başlatılan taarruzda ilk cephe deneyimini yaşadılar. En uç birlikte değildiler ama, yedi gün süren çatışmalarda ilk yaralarını alacak kadar savaşın içinde oldular; önlerinde patlayan bir bombanın küçük çarapnel parçaları Ahra ve Sergey'i 'gazi' yapmıştı, neyse ki ayakta tedavi ile atlatmışlardı.

Kasım sonunda, Gürcistan'la varılan geçici ateşkes ve mübadele anlaşması ile Ahra'nın anne ve babası Gudauta'ya geldi, böylece Ahra onları merak etme yükünden kurtulup savaşa daha fazla konsantre olmuştu. Şimdi tek derdi, içten içe sorumluluğunu üslendiği Sergey'i korumak ve kollamaktı. Gerçi Sergey "Ahra'nın arkasını kollamak üzere" gelmişti Abhazya'ya ama Ahra bu savaşın Sergey'in değil kendisinin olduğunu gayet iyi biliyordu. O yüzden katıldıkları çatışmalarda sürekli Sergey'in bir adım önünde durur, ateş altında kaldıklarında yere yatması için Sergey'ı uyarırdı. Sohum'a düzenlenen başarısız saldırılarda, özellikle 15-16 Mart'ta (1993) 400 kayıp verilen büyük saldırıda omuz omuza mücadele ettikleri pekçok silah arkadaşlarını kaybetmişlerdi. Gagra'nın kolay geri alınışının yarattığı özgüven ve moral, Sohum'a yapılan başarısız saldırılarla sarsılıyordu. Yine de herkes gibi onlar da Ardzınba'nın liderliğine, Sosnaliev ve Arşba'nın kurmaylığına ve takım konutanlarının kararlılığına güveniyorlardı.

Nihayet 24 Eylül'de (1993) Sohum'u geri almak üzere büyük taarruz başladı. Taarruz, Gumısta nehrinin dağlık bölgesinden (Guma-Şrom) kıyıya kadar (Eşera) uzanan geniş bir coğrafyayı kapsıyordu. Ahra ve Sergey'in bulunduğu birlik ortada, karayolunu takip eden güzergahtaydı. İlk iki gün şiddetli bir direniş vardı ve Gürcistan mevzilerindeki sniper'lar (keskin nişancılar) Ahra ve Sergey'in birliğine aman vermiyorlardı. Direniş Abhazya kuvvetlerinin kararlı yürüyüşü sonunda gevşemeye başladı. Gumısta köprüsü üzerinde şiddetli çatışmalar oldu. 26 Eylül sabahı Abhaz öncü kuvvetler köprüyü geçip Sohum'a doğru ilerlemeye başlamıştı. Ahra ve Sergey de bu grubun içindeydi. Guma-Şrom ve Eşera hattından da iyi haberler geliyordu. Çok kayıp vardı ama Gumısta'yı geçmiş olmak ayakta kalan herkese büyük moral vermişti. İlerleyiş gün boyu sürdü, gece Sohum tren garı yakınlarına kadar gelinmişti.

27 Eylül sabahı, tam şafak vakti Ahra ve Sergey'in yer aldığı birlik, Gürcülerce tahkim edilen tren garına atak yaptı. Geniş bir alandı ve ağır ateşten korunmak imkansızdı. Önce Sergey sendeledi, daha o düşmezden yere Ahra göğsünde bir sıcaklık hissetti. Şafak vakti iki arkadaş, iki dost yattıkları yerden bir an birbirlerine baktılar, birbirlerine el uzattılar, sonra ileriye gidebilen silah arkadaşlarını gözleriyle selamladılar... Bakışları bulanıklaşıp bilinçleri yitip giderken, ayakta kalan ve ileri gidenlerin başarmasını umut ettiler. Onlar başaracaktı... Ve başaranlar, bu başarıya can verenleri ölümsüzleştirecekti...

İşte Sohum'un ortasındaki bu park ve parkın ortasındaki bu anıt, Ahra, Sergey ve nicelerinin ölümsüzlük evidir. Elbette anıttaki her adın başka bir öyküsü vardır. Kimi o parkın çevresindeki evlerde doğmuştur, kimi o parkta aşık olmuştur ve kimi o parkı hiç görmemiştir. Abhazya'nın köşe bucağından, Kafkasya'nın dağından ovasından, Rusya'nın yakınından uzağından, diyasporanın kırsalından kumsalından pekçok insan orada ya da Abhazya'nın her karışında yükselen anıtlarda buluşmuştur. Abhazya'nın özgürlüğü için sonsuzluğa kulaç atmıştır.

Sohum'un ortasında bir park, parkın ortasında bir anıt, anıtın üstünde yüzlerce ad.... İki kadın bir erkek, yani bu üç vefalı insan, bu sevgi ve hüzün yüklü üç dost, her yıl 27 Eylül'ün şafak vaktı buraya gelip Ahra ve Sergey'e en sevdikleri şarkıları çalarlar. Biri St. Petersburg'dan, ikisi Moskova'dan gelir, Ahra ve Sergey'in ruhunu sarıp sarmalarlar. Ve orada yatan yüzlerce yurtseverin...

Bu üç vefalı insanın ruhlara dinletisi devam ederken diğer vefalı insanlar gelmeye başlar. Analar, babalar, kardeşler, çocuklar, akrabalar, dostlar, arkadaşlar, tanıdıklar, tanımadıklar... Abhazya'nın ucu bucağından ve pekçok ülkeden gelirler, gelirler ve orada yatan yüzlercesini kalplerinde, bilinçlerinde ve geleceklerinde yaşatırlar. 27'sinden 30'una kadar insanlar gelir akın akın...

27 Eylül'de Sohum, 30 Eylül'de Abhazya Ahra ve Sergey gibi binlerce kahramanımız sayesinde özgür olmuştur. Bu, bedeli ödenmiş bir özgürlüktür. Değerlidir, kutsaldır ve vazgeçilemezdir. Sohum'a yolunuz düşerse birgün, bir demet karanfille parka yürüyün, anıtta adları yazılanlara görünün, bir teşekkür edin. Onlar ve onlar gibi Abhazya'nın her karışında dikilen anıtlarda adları yaşatılan kahramanlar sayesindedir bugünümüz.

Onlara saygımız sonsuz, minnetimiz ölçüsüz...

1 Ekim'de (2011) Akbalık'ta binlerce insan toplanıp zaferi kutladık ve bütün şehitlerimizi andık. O büyük özgürlük savaşını veren ve zafer kazanan yiğitlerimiz için ayağa kalktık ve haykırdık;

Nıgzara akzayt aydgılara, ayaayra, ahakuytra !..

Kaffed ( Kafkas Dernekleri Federasyonu )
Sakarya Kafkas Kültür Derneği  ∞  Kocaeli Kafkas Kültür Derneği  ∞  Düzce Adige Kültür Derneği  ∞  Hendek Kafkas Kültür Derneği
 
DESTEK OLMAK İÇİN
Ali Can - Cihan Dilber Ortak Hesabı    Şekerbank - Adapazarı Şb.    IBAN : TR1000 0590 0020 1300 0207 3654
(0264) 277 58 99
Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.